Bugünden itibaren blog sayfamızda bir yenilik yapıyoruz. Okurlarımızın severek takip edeceklerini düşündüğüm ve kendimin aslıdna her zaman yaptığı bir etkinliği buraya taşımak istiyorum. Tanınmış köşe yazarlarının gazetelerde çıkan yazılarının Türkiye’deki İngilizce dilinde hazırlanan gazetelerde hergün tercümeleri yayınlanıyor. Takip edeniniz mutlaka vardır. Ben de sitemizin blog sayfasında ilgili okurların takip etmekten zevk alacaklarını düşünerek bu yazıları çevirileri ile birlikte sunmaya karar verdim. Bundan sonra tüm yazıları buradan karşılaştırmalı olarak takip edebilirsiniz.

İşte ilk yazımız…Mehmet Ali Birand’ın kaleminden. Yazarın Posta gazetesindeki 24 Ekim tarihli yazısı…Turkish Daily News gazetesi çevirmeni Nuran İnanç’ın kaleminden…

Osmanlı İmparatorluğundan başlayarak, Atatürk dönemini ve genç Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki hatalara kadar gitmek istemiyorum. Yakın tarihimizdeki Kürt sorununa bakışımız hatalarla doludur. Ancak bu hataların anlaşılır yanları da vardır. Uluslararası Konjonktür, bölgedeki Kürt toplumlarının dağınıklığı ve genç Cumhuriyeti ayakta tutmanın zorladığı koşullar bu ülkenin Kürt sorununa farklı bakmasına etkili olmuştu.

I don’t want to look back as far as the Ottoman Empire or even Atatürk’s time, or to the mistakes made during the founding years of the young republic. The wrong attitude adopted towards the Kurdish issue at that time is understandable in some ways. The international conjuncture, the dispersed condition of Kurdish communities and the requirements of upholding a young Republic, caused this country to view the Kurdish issue from other angles.

Ben çok daha yakınlara geliyorum. 1980’lerde karşımızda, yerine oturmuş bir Cumhuriyet, kendine güveni eskiye oranla artmış bir Türkiye, bölgede ve Türkiye’de bilinçlenmiş , hakkını aramaya başlamış Kürt kesimler vardı. Kürt milliyetçiliği artık kendini göstermeye başlamıştı.

I will stop at a much more recent time. In the 1980s, we had a well-established republic and a country with increasing self-confidence. As for the Kurds in or outside Turkey, they took stock of their situation and started to pursue their rights. Kurdish nationalism had surfaced.

Bu gerçeklerin görülmeye başlanması gerekirken, Türkiye’nin başına bu büyük derdin yerleşmesine 12 Eylül askeri müdahalesi neden olmuştur. Başka bir deyişle, PKK’nın doğmasına ve ilk adımlarını atmasına “12 Eylül anlayışı” ve uygulamaları neden olmuştur. 12 Eylül kafası PKK’nın beslendiği bataklıkların genişlemesini sağlamıştır.

The military coup of September 12 saddled Turkey with this big chronic headache by preventing the country from seeing the facts in this issue. In other words, it was the mentality and the practices of the September 12 administration that led to the founding and the initial development of the PKK. The “September 12 mentality” caused the enlargement of the swamp that fed the PKK.

Kürt diye bir şeyin olmadığı, bu insanların dağ Türkleri oldukları tezinden başlayın, çocuklara Kürtçe isim verilmesinin yasaklanmasına, Kürtçe köy isimlerinin değiştirilmesinden, Avrupa’ya kaçan Kürt milliyetçilerinin vatandaşlıktan atılmaları ve Diyarbakır hapishanesindeki o korkunç işkencelere kadar, atılan her adım PKK’yı biraz daha güçlendirmiş, kadrolarını biraz daha beslemiştir.

Each step taken with that mentality claiming that there were no such people as Kurds, but mountain Turks; preventing Kurds from giving Kurdish names to their children; changing the Kurdish names of villages; expatriating Kurdish nationalists who had escaped to Europe; and subjecting them to horrible torture at the Diyarbakır- helped the PKK to grow and prosper.

PKK, 12 Eylül askeri darbesinin bir yan ürünü olmuş ve sonradan hem içerden, hem de dışarıdan beslenerek büyümüştür.

The PKK was a byproduct of the Sept. 12 military coup and later developed by feeding on internal and external support.

1990′larda tüm inisiyatif yine askere bırakıldı…
1990’lara, önce bu adamların birer haydut oldukları ve önemsenmemeleri gerektiği demeçleriyle başlandı, sonra bir de bakıldı ki, PKK Güneydoğu’yu adeta kontrolüne almış. Türkiye, işte o tarihlerde, 1985-1995 arasında uyandı. Yaşananın basit bir haydutluk hikayesi olmadığı, aksine, kanlı ve büyük bir terör örgütüyle karşı karşıya olunduğu, anlaşıldı.

Initiative left to military in 90s…
The beginning of the 1990s was also marked by statements to the effect that these men were bandits and were not to be taken seriously. Soon afterwards, however, it became apparent that the PKK had taken almost complete control in the Southeast. That was when Turkey began to wake up (1985-1995). It became clear that this was not some simple bandit story and that the country was facing a big and bloodthirsty terror organization.

PKK’nın Kürt kökenli vatandaşlarımız arasında bir taban bulduğu da artık görüldü. Buna karşı ilk adımı Turgut Özal attı. Kürtçe şarkı türkü yasağını kaldırdı. Öyle kıyamet de kopmadı. Belki Özal’ın adımlarının gerisi gelecekti ama ömrü vefa etmedi.

Süleyman Demirel’in başbakan olarak “Kürt realitesini tanıyoruz” sözü  bir umut yarattı.
Ancak 1991’deki Körfez Savaşı’ndan sonra Kuzey Irak’ta altın fırsatı yakalayan örgüt kanlı eylemlerini tırmandırdı.  İşin rengi tümüyle değişti. Bunun üzerine kanlı bir savaş yaşandı. Sadece silahlar konuştu. “Terör bitmeden hiçbir reformdan söz edilemez” dendi. Taaki 1998’e kadar.

It also became obvious that the PKK had taken root among our citizens of Kurdish origin. Turgut Özal was the first to take some counteraction by lifting the ban on Kurdish songs. Nothing drastic happened either. Özal might have taken other steps in this direction, but he did not live long enough.


Then Prime Minister Süleyman Demirel shed some hope when he said, “We recognize the Kurdish reality.” However, catching a golden opportunity in North Iraq after the 1991 Gulf War, the organization escalated its acts of bloody violence. That was a new situation altogether. What followed was violent battle. Now, only guns were talking. “Impossible to talk of reforms before the end of terror,” officials said. This lasted until 1998.

Türkiye hem PKK’yı Güneydoğu marjinalleştirmiş, hem de Suriye’yi Abdullah Öcalan’ı Bekaa vadisinden atmaya ikna etmişti ki, elimize büyük bir fırsat geçti.

Turkey had both managed to marginalize the PKK in the Southeast and to convince Syria to throw Abdullah Öcalan out from the Bekaa Valley, when we got extremely lucky.

2000′lerde sorunu çözmek için hiçbirşey yapmadık
Washington -daha doğrusu Başkan Clinton- Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesini kararlaştırdı. Koşulu, PKK liderinin yolda bir kazaya kurban gitmemesi ve idam edilmemesiydi. Türkiye de bunu kabul etti. MHP-DSP-ANAP koalisyonu sadece Öcalan’ı asmamakla yetinmedi, Kürtçe’nin kullanımı konusunda ilk mütevazi adımları dahi atmasını bildi. Öcalan da buna karşılık, PKK’ya ateş kesmesini ve askeri kadrolarının Kuzey Irak’a geçmesini emretti. PKK  silahlarıyla birlikte Kandil’e yerleşti. Olağanüstü hal kalktı. Güneydoğu kısa sürede yeşermeye başladı. Barut kokusu bitti. Terör olayları gibi, faili meçhul cinayetlerde kesildi.
Yatırımlar hemen arttı. Güneydoğu zenginleşti. Eski fakir ve acılı halk yerine, yüzü gülen bir toplum geldi.
Ve beklemeye başlandı.

We did nothing in 2000s
Washington, or better said, President Clinton, decided to deliver Öcalan to Turkey. There was one condition: The PKK leader was not to be executed or to die accidentally on the way. Turkey accepted that condition. The MHP-DSP-ANAP coalition not only kept its word, but it also took the first modest steps in the use of Kurdish. In return, Öcalan ordered the PKK to cease-fire and to send its militant fighters to North Iraq. The PKK and its weapons were moved to Kandil and the state of emergency was lifted. The Southeast soon began to turn green. The smell of gunpowder was gone. Terror incidents, as well as anonymous murders, were over. Investments increased at once. The Southeast prospered. Sad and desolate expressions were replaced by smiling faces. Then the waiting began.

Kürt sorununun yarattığı bataklığın kurutulması için ideal bir zemin yaratılmıştı.  Örgüt Kandil dağına çıkmış, Kuzey Irak çarşılarında iş arar olmuş, terör ve adam öldürmek yerine günlük hayata karışmaya başlamıştı. Dağdan inenlerin sayıları da artıyordu. Bekleme sürdükçe sürdü. Ankara bir türlü hareketlenemiyordu. Ecevit-Bahçeli-Yılmaz koalisyonu, kısa sürede Kürt sorununu ve Öcalan’ı unutuverdi. 2001’deki büyük ekonomik krizin ardından 2002 Kasımında AKP’nin seçimi kazanması ,ümitleri yeniden arttırdı. AKP, kürtleri diğerlerinden daha iyi anlayabilecek bir parti görünümündeydi. Ancak onlar da yavaştan aldılar.

Everything was set to start draining the swamp created by the Kurdish issue. The organization was up in the Kandil Mountain and its members were looking for jobs at North Iraq stores and markets. Terror and murder were being replaced by normal daily life. More and more, PKK members began to come down the mountain. The waiting still continued. Ankara failed to act. The Ecevit-Bahçeli-Yılmaz coalition soon forgot all about Öcalan and the Kurdish issue. The AKP victory at the November 2002 elections that followed the major economic crisis of 2001 rebuilt the hopes. AKP seemed more likely to understand the Kurds than other parties. It turned out to be just as slow.

2006 yılına kadar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti oralı olmadı. Kürt sorununu unuttu. PKK da bu boşluktan yararlandı ve özellikle 2003’te ABD’nin Irak’ı istilasıyla değişen konjonktürü çok iyi kullandı. Toparlandı ve 2006’dan başlayarak yavaş yavaş dirildi. Geri dönüşünü gözlerimizin önünde tamamladı. Tekrar Güneydoğu halkından beslenmeye ve terörü yaymaya, cinayetleriyle ses getirmeye başladı.

Ankara’yı yöneten kadrolar, 1999-2006 arasındaki 7-8 yıllık bu dönemi boşa harcanmasa ve bugün Erdoğan’ın övünerek sözünü ettiği yatırımlar, TRT’de 24 saat Kürtçe yayını, ana dilde eğitim konusunda atılan adımlar 1999 veya 2000 yılından itibaren atılmaya başlansaydı, PKK bugün tekrar eski günlerine dönemez, bölge halkından bugün gördüğü desteği bulamazdı.

Birbirimizi aldatmayalım… PKK’nın bugünkü geldiği noktayı sadece dış güçlere veya Barzani’ye de bağlamayalım…Hele hele bölge halkından aldığı desteği de, sadece korku faktörüyle açıklamayalım.
Kendi hatalarımıza da bakalım. Kendimize, heba ettiğimiz o yılların hesabını soralım.

Eğer biz şimdi bu soruları sormaz ve tutumumuzu buna göre yeniden gözden geçirmez, yeni açılımlar yapmazsak, ilerde torunlarımız bize “Bu güzelim ülkeyi ne hale getirdiğimizin hesabını soracaklardır.”

The State of the Turkish Republic did not move a finger until 2006. The Kurdish issue was ignored. The PKK used this gap to make good use of the conjuncture that had changed, especially following America’s occupation of Iraq in 2003. It pulled itself together and began to return to life in 2006. It completed its recovery under our very eyes. It once more began to feed on the Southeast population and to spread terror and to attract attention by killing people.


If the authorities in Ankara had not wasted the seven- to eight-year period between 1999-2006, if the investments that Erdoğan talks so proudly of today, as well as the round the clock TV broadcast in Kurdish and the steps to provide education in Kurdish had been initiated as of 1999 or 2000, the PKK could neither have recovered its former power nor re-enlisted the support of the people in the Southeast.


Let’s not fool each other … Let’s stop blaming foreign powers or Barzani only for the PKK’s present situation … Most of all, let’s stop citing fear as the sole reason for the support it finds in the Southeast. Let’s look at our own mistakes. Let’s call ourselves to account for all those wasted years.


If we fail to ask those questions, to review our attitude accordingly and to take new steps now, our grandchildren are bound to call us to account for “what we did to this beautiful country.”